DOLAR47,3794% 0.14
EURO53,9466% -0.09
STERLIN63,2658% -0.16
FRANG57,9281% 0
ALTIN6.168,06% 0,22
BITCOIN64.568,690.753
reklam

ÇOCUKLARIM BANA BORÇLU DEĞİLLER…!

Yayınlanma Tarihi : Google News
ÇOCUKLARIM BANA BORÇLU DEĞİLLER…!
reklam

Toplumun temel direği ailedir. Ve hepimiz, bir ailenin içine doğarız. İlk eğitimi burada alır, kültürlenme dediğimiz dünyaya, yaşama dair değerleri burada ediniriz. Edindiğimiz değerler toplumun dinamiklerini oluştururken huzur, kültürel devamlılık ve gelecek inşa edilmiş olur.

Her toplumun kendine has gelenek, görenek ve milli hasletleri vardır ve bütün bunlar aile aracılığıyla nesilden nesile aktarılır. Bireyleri hayata hazırlayan, temel duygusal ihtiyaçlarını karşılayan ilk ocak aile olduğu için Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 41. Maddesinde “Aile, Türk toplumunun temelidir” denmiş ve devlet bu kurumu korumakla yükümlü kılınmıştır.

Bildiğiniz üzere çekirdek aile, anne, baba ve çocuklardan meydana gelir. Yukarıda kısa ve kabaca ifade ettiğimiz toplumsal normların neşet ettiği yer bu zemindir. Bu zemini anne baba oluşturur ama çocuklar anne ya da babasına bu nedenle borçlu sayılmazlar. Bu anlayış, çağımız aile yapısında ve psikolojide kabul gören, toplumumuz açısından “yeni” diyebileceğimiz bir akımdır. Bu akımın nereden geldiğini anlamak için konuyu biraz daha açmak istiyorum.

Genel anlamda çocuk hakları, ilk kez 1924 yılındaki Cenevre Çocuk Hakları Bildirgesinde yayımlanmıştır. Daha sonra 1959 yılında BM tarafından Çocuk Hakları Bildirgesi yayımlanmışsa da 1989 tarihli sözleşme bu hakları uluslararası bağlayıcılığı olan yasal bir metin haline getirmiştir.

2 Eylül 1990’ da yürürlüğe giren bu sözleşme Çocukların MAGNA CARTA’sı olarak nitelendirilmiş, “çocuklar hepimizindir” anlayışıyla ilan edilmiştir. Bu sözleşme dünyada yaşayan bütün çocuklar için ırk, dil, cinsiyet, din, etnik ya da toplumsal farklılık, mülkiyet, özürlülük, doğum ya da başka farklılık gözetilmeksizin eşit ölçüde geçerlidir.

Bu sözleşmenin temel ilkesi çocuğun yüksek yararıdır. Çocuğun öncelikle aile içinde ve aile çevresinde korunması esasını öngörür. 18 yaşından küçük her birey çocuk olup; kendisi ile ilgili kararlarda görüş bildirmesi ve görüşünün dikkate alınması zorunluluktur.

Türkiye’ nin 14 Eylül 1990 yılında imzaladığı sözleşmeyi ABD ve Somali devletleri dışında 191 ülke onaylamıştır. Sözleşme’ ye göre çocukların: yaşama ve gelişme, korunma, katılım ve ayrım gözetmeme gibi hakları vardır ve bu haklar çocukların fiziksel, zihinsel ve duygusal olarak güvenle büyümesini güvence altına alır.

İşin uluslararası ve devletler boyutunu kısaca özetlemeye çalıştım. Görülüyor ki her çocuğun doğumuyla birlikte, hatta ana rahmine düştüğünden itibaren bir takım temel hakları saklıdır. Belli ki hayatta kalmaları, sağlıklı büyüme ortamlarının hazırlanması, barınma, beslenme ve eğitimlerinin sağlanması hem devlet hem de aileler açısından zorunluluktur. Ayrıca istismara, ihmale, şiddet, sömürü ve zararlı alışkanlıklara karşı da korunmaları gerekmektedir.

Bütün bunları gerçekleştirdik diyelim. Peki, sizce çocuklarımız bütün bunların sonunda bize karşı borçlanmış olurlar mı? Bunun cevabını herkes kendi değer yargılarını, inancını ve yaşam biçimini göz önünde bulundurarak verecektir. Bu cevap olumlu ya da olumsuz olabilir. Ama buna cevap vermeden önce çocukların anne ve babalarına karşı “borç” olarak değerlendirebileceğimiz şeylerine bir göz atalım isterseniz. Ülkemizde genellikle çocuklarımızdan istediğimiz ve beklediğimiz ortalama beklentiler şöyledir.

Hayırlı evlat olması ve bize karşı görevlerini yerine getirdiğine bizi ikna edebilmesi için;

  • Diploma veya belirli bir kariyer,
  • Evlilik, Torun,
  • İhtiyaç halinde maddi-manevi destek,
  • Yaşlılıkta zorunlu bakım gibi durumlarda ailesinin yanında olması beklenir.

Ancak, ben bu beklentilerin hiçbirini benimsemiyorum.

Kendi çocuklarımdan da bunları beklemiyor, zorunluluk olarak değerlendirmelerini istemiyorum. Dünyaya gelmelerine aracı olduğum çocuklarımın, eksikliklerimi tamamlamak gibi bir görevinin olduğunu düşünmüyorum. Ve bu duygularla diyorum ki; yukarıda sayılan hakların gölgesinde büyüyen çocuklarımın bana karşı herhangi bir geri ödeme yükümlülüğü bulunmamaktadır!

Ama çocuklarımız kendi iradeleri ve istekleri doğrultusunda yukarıdaki durumları benimseyip yerine getirmek isterse buna da hayır, olmamalı demem, karşı çıkamam doğrusu!

Kaldı ki, onlardan hiçbir beklenti içerisine girmeden hayatlarını kurmalarını desteklemek benim için en değerli yaşam biçimidir. Kendi yolculuklarında, yürümek istedikleri yolu kolaylaştırmak, hakikatlerini bulmalarına yardımcı olmak benim asıl vazifemdir. Bunun için karşılık beklenmez! Çünkü annelik ve babalık karşılık beklemeyen bir sorumluluk ve sevgi çeşididir. Çocuklarımızın dünyaya gelmesindeki rolümüzün karşılığı “yoktur” ve bu bir “borç” çeşidi değildir. Çocuk için anne güven, baba güvenliktir. Anne iç dünya baba dış dünyadır. Annelik ve babalık sadece kişisel bir şey değildir. Kurumsallıktır.

Evet, çocuklarımıza yıllarca hayatlarımızdan veriyoruz. Birçok fedakarlıkta bulunuyoruz. Ancak, bu onların değil bizim seçimimizdir. Onlar bunun gölgesinde yaşamak, bunun sorumluluğunu taşımak zorunda değiller. Çocuklarımız, bizim yarımlarımızı tamamlamak için doğmamış, bizim hayallerimizin gerçekleşmesi için var olmamışlardır. Bunu kabullenmek belki birçok kişinin canını acıtacaktır ama bilelim ki çocuklarımız bize borçlu değiller!

Çocuklarımı karşılık beklemeden sevebiliyor, hayatımdan verebiliyorsam benim için yeterli ödül budur. Üstelik olgunlaşmanın ve büyük olmanın da delilidir. Belki de parçası olduğumuz doğanın, bizden yapmamızı beklediği ve hayvan giysimizi soyunup insan olmaya geçiş için atlamamız gereken eşik kapısıdır…

Her ne olursa olsun insanoğlu neslini binlerce yıllık süre içerisinde sürekli çoğaltıp, arz kabuğu üzerindeki varlığını belirginleştirmeye devam ediyor.  Medeniyetler kurup, teknolojik harikalar yaratıyor. Çocuklarına edindiği yaşam tecrübelerini aktarıyor ve doğadaki en güçlü aktör olma serüvenine yeni hikayeler ekliyor.

Lakin bütün bu gelişmeler biz insanoğlunu tabiata yabancılaştırıyor ve özümüzden uzaklaştırıyor. Zahmet çekmeden ve doğar doğmaz hiçbir bedel ödemeden sahip olduğumuz konfor alanlarımızda varlık nedenimizi unutuyor bencil ve narsistçe bir yaşamı benimsiyoruz. Çevremizde bulunan diğer canlılara ve içinde bulunduğumuz doğaya yabancılaşıyor, büyüklerimizle geçirdiğimiz süreyi azaltıyoruz.

Bu izole olma halinin toplumda artarak devam edeceğini düşünmekteyim. Ama yine de enseyi karartmamak, gelecek günlerden ve çocuklarımızdan umut kesmemek gerektir diye düşünüyorum.

Çocuklarımıza büyükleriyle hesaplaşmak değil HELALLEŞMEK gerektiğini hatırlatıyor, sağlık, huzur ve mutluluk dolu, hiç kimseye muhtaç olmadan geçecek bir ömür diliyor, sevgi ve saygılar sunuyorum…

*

HÜSEYİN KANZA

reklam

YORUM YAP