


Aşk, köken olarak sarmaşık (aşeka) kelimesiyle ilişkilidir. Ağaçlara sarılan sarmaşıkları görmüşsünüzdür. Ağacın her yerini sararak suyunu emer ve dış dünyadan izole eder. Âşık da sarmaşığın sardığı ağaç misali kendisini aşkına teslim eder ve gerçek alemden kopar.
Birçok tanımı vardır aşkın. Ama genel olarak “maddesel aşk” ve “ilahi aşk” olarak iki kategoriye ayrılır. Maddesel olan aşkın tarafları nesnedir ve dünyaya yöneliktir. Biyolojik, sosyal ve psikolojik etkenlerle biçimlenir, şekillenir. Aslında bir alışveriştir. Tüketme arzusuna ve istemeye bağlı olarak gelişir. Değişip dönüşebilme ve hatta tükenebilme özelliğine sahiptir.
İlahi aşk ise yaratıcıya duyulan bağlılığın, dünyevi sınırların ötesine geçişi ifade eder. Sonsuzdur ve bütün her şeyin kaynağına dönme arzusunu içinde barındırır. Kişiliği mütevazileştirir, kibirden uzaklaştırır ve sevmeyi öğretir. İnsanı gerçek anlamda özgürleştirme özelliğine sahiptir.
Tasavvufi görüşe göre maddesel aşk ilahi aşkın ilk basamağıdır ve bu basamakta kişi hakikatin köprüsüne yönlendirilir.
Tarih boyunca bu iki aşk arasında dolaşıp durmuştur insanoğlu. Başına geldiğinde içine düştüğü bu durumu anlamaya çalışmış, isim bulmaya çalışmış ve çok çeşitli şekillerde tariflenmiştir.
Birisi, aşk, bir körün bir sağıra “çok güzelsin” demesidir demiş.
Bir başkası, “beğendiğimiz bedenlere, hayalimizdeki ruhları koyup buna aşk diyoruz” demiş.
Bir diğeri, “aşk, yaralıyken asla bulamayacağımız garip bir kan grubudur” demiş.
Başka birisi, “aşk, derdini anlatmak için konuşmak zorunda kalmamaktır” demiş.
Son olarak seçtiğimiz kişi ise “birine seni mahvetme yetkisi vermek ve bunu kullanmayacağına güvenmektir” demiş.
Görüldüğü üzere herkes kendi türküsünü çığırmış ve herkes kendi çanağındakini dökmüş ortaya. Ancak biz günümüze dönelim ve aşkın bizdeki haliyle alakalı birkaç kelam edelim. Ve aklımıza gelen soruları sorarak cevaplar arayalım.
Aşk, bağlılık veya bağımlılık mıdır?
Aşk, talebe bağlı ilişki midir?
Aşk, özgürlüğü kısıtlar mı?
Aşk, sahiplenmek midir?
Aşk, bir olmayı mı yoksa seven ve sevilen olarak iki ayrı tarafı mı temsil eder?
Bu kadar soru yeter sanırım. Cevaplarımıza bakalım…
İnsan doğası gereği, fayda temelli yaşayan bir canlıdır. Ve karşılaştığı herşeye bunun bana ne faydası olur ki diye şüpheyle yaklaşıp pozisyon belirler. Oysa hayatın yarısı mantıksa yarısı saçmalıktır. Evet, belki de akıl temelli mantık, hayatımızdaki işleri yoluna koymak için harika bir araçtır. Ama hayata anlam katmak ve tadını alma konusunda kör ve sağırdır. Üstelik insan içindeki boşluğu mantıkla bastıramaz. Çünkü, Carl Gustav Jung’ un da dediği üzere insan ruhu, mantığın değil duygunun diliyle konuşur. Ve aşk bu duygunun cümlelere dönüşmüş hali, görüntüsü ve elbise giymiş şeklidir.
Ancak, aşk ile bağlılık birbirine karıştırılmamalıdır. Aşk bağlılığa ve bağımlılığa dönüştüğü anda ilişki haline gelir. Bağlılık zamanla bağımlılığa dönüşür ve talebi doğurur. Talep, özgürlüğün hapishanesidir. Gökyüzünde özgürce uçan seni teslim alır ve kafese hapseder. Oysa aşk, zincir değil kanat takmalı, daha da yükseğe çıkarmalıdır.
Arkasından sahiplenmek gelir…Sahiplenmek egonun yaşam biçimidir. Bir şeye sahip olduğunu söyleyen kişi, onu öldürür. Çünkü, sahip olduğunu söylediği şeyi egosunun tatmin aracına dönüştürmüş ve kendileştirmiştir. Eşyalara sahip olunur, insanlara değil!
Oysa aşkta, aşkın olduğu yerde sahiplenme olmaz. Çünkü seven ve sevilen birbirinin varlığında kaybolur. Birbirinin içinde eriyen iki kişiden hiç birisi edilgen halde kalmaz. Evet, iki ayrı kişi aşkta birleşip bütün olur ama taraflardan birisinin silüeti belirmez, farklı bir yapı çıkar ortaya.
Yanlış anlaşılmasın taraflar bütün olur ancak ortak payda haline gelen aşkta bölünme olmaz! Bölünme, egoistçe yaşanan ilişkide olur. Bu ilişkide seven ve sevilen vardır ve bunlar birbirinden ayrıdır. Gerçek aşkta bu durum yaşanmaz. Çünkü, taraflar yoktur sadece “sevgili” vardır ve her şey bu sevgilinin mutluluğu ile hoşnutluğuna hizmet eder.
Konunun ilahi boyutuna baktığımızda; cennet beklentisi veya Cehennem korkusuyla yaratıcıya duyulan aşkın sahte olduğunu söyleyebiliriz. Sahtedir Çünkü, yaratıcı koşulsuz sevilendir ve ikiliği aradan kaldırmamışsan onun rızasını, egoistçe saiklerinle yarıştırıyorsun demektir.
Evet değerli okuyucu, hayatın anlamı hazır bulunan bir şey değildir. Zorluklardan geçerek, acı çekerek insanın bizzat inşa ettiği bir şeydir. Ve aşk, hazır olmayana gözükmez. İnsan kendi yalnızlığını deneyimlemek istemediği için, yalnız kalmamak için kendisini dışarıya, gürültü ve patırtının içine atar. İşte aşk bu yalnızlığı bitirip, insanı bu gürültüden kurtarıp huzura kavuşturan yegâne duygu olarak gözükmektedir.
Bütün bunların ışığında diyebilir miyiz ki; aşk kaybolmaktır. Âşık olduğunda yitmektir. Aynı zamanda vazgeçmektir… Kendinden, yaşamından geçip aşkında vücut bulmaktır. Yok olmaktır, geçmiş benliğinden uzak benliğine doğru hızla seyahat etmektir. Başkalaşmaktır, değişmek, dönüşmektir. Kimsesizlik alemine geçiş, sessizliğe gömülmektir. Bulunduğu mekândan çıkıp kendi kurduğu şehrin sokaklarında dilenci misali konaklamaktır. Ölmektir, hal değiştirip maddeyi soyunmaktır. Kimsesizliği giyinmek, yurtsuzluğu sarınmaktır. Gurbete düşmektir, yârin olmadığı mekanlarda sürgüne kalmaktır. Mana alemine geçiş madde aleminden vazgeçiştir.
Bugün günlerden AŞK olsun!
Her neye bağlıysanız, hayatınızın merkezine ne üzerine kurmuş ve kurgulamışsanız O’ nun zamanı olsun! Bütün aşkların kaynağı kutsal aşkın, Tanrı’dan bize üflenmiş ruhun bir tezahürü olan ve bir insanda ifadesini bulan sevginin günü olsun! Bir dilek dileyin bugün! Ve dilekleriniz sizi ve sevdiklerinizi mutlu edecek nice AŞK dolu zamanlara ulaştırsın.
AŞK olsun! Hep olsun, çok olsun…!
*
HÜSEYİN KANZA





DOLAR
EURO
İNG. STERLİNİ
İSV. FRANGI
KAN. DOLARI
ÇEYREK ALTIN
BITCOIN