DOLAR
EURO
STERLIN
FRANG
ALTIN
BITCOIN
reklam

EHLİYET VE LİYAKAT MESELESİ.

Yayınlanma Tarihi : Google News
EHLİYET VE LİYAKAT MESELESİ.
reklam

Dostoyevski’ye “ahlaklı olmak için tanrıya ihtiyaç var mı?” diye sormuşlar.  Şöyle cevap vermiş: “Tanrı yoksa her şey mubahtır.” Aynı soruya Nietzsche ise şöyle karşılık vermiş: “Tanrı yoksa her şey mubah değildir: artık her şeyin sorumluluğu bize aittir.”

Diğer taraftan I. Kant bu konuşmaya şöyle katılmış: “Evet, sorumluluk bize ait ancak ahlakın keyfiliği insanlığı kaosa sürükler. Bu yüzden evrensel bir ölçüt gerekir. Bu ölçüt herkeste ortak olan akıldır. Tanrı ise ahlakın mutlak anlamda gerçekleşmesinin (adalet, ödül-ceza) garantörüdür.”

Immanuel Kant, aklın ahlaki yasayı bilmek için yeterli olduğunu bunun için Tanrı’ya inanmaya gerek olmadığını söylese de toplumda “iyi” nin hüküm sürmesi ve adaletin gerçekleşmesi için Tanrı’nın varlığını gerekli görür. Yani Kant’a göre de Tanrı olmasa ahlaklı olunabilir. Lakin Tanrı inancı ahlaki çabayı daha anlamlı kılar.

Aslında bu konu, düşün dünyasının en temel tartışmalarından biridir ve bu soruya verilen cevap, ahlakın kaynağını nerede gördüğünüzle doğrudan ilişkilidir. İnsan merkezli bir açıdan yani seküler bir perspektiften bakıldığında ahlak, içsel bir erdem ve rasyonel bir gereklilik olarak görülür. Birçok düşünür ve bilim insanı ahlakın toplumsal yaşamın temel gereksinimi olarak görerek evrimsel ve akli süreçlerle geliştiğini söyler. Tanrı olmadan ahlak mümkündür çatısı altında toplanan bu görüşe göre ahlak, ilahi bir komut olmayıp insanın doğasında var olan bir özellik olarak ortaya çıkmıştır.

Teistik açıyla baktığımızda ahlak, Tanrı varlığının zorunlu bir sonucudur. Tanrı’ nın rızasını kazanmak ve yaratıcının emirlerine uyarak icra edilecek her türlü eylemin kaynağı, Tanrı varlığının ahlaki gerçekliğinin temelini oluşturur. Bir eylemi “iyi” ve “kötü” yapan şeyin bir kaynağı olması gerekiyordur ki bu da Tanrı inancıdır.

Özetle:

-İnsanlar toplumsal düzeni sağlayabilmek ve güvenli yaşam alanları oluşturabilmek için birtakım kurallara ihtiyaç duyarlar. Bu düzenin sağlanmasında izlenecek yöntem akıl yoluyla belirlenebilir.

Veya;

-Söz konusu düzenin sağlanması ve güvenli yaşam alanlarının tesis edilebilmesi için değişmeyen, nesnel ve herkesin kabul edebileceği bir temel olması gerekmektedir. Bu temel için Tanrı inancı vazgeçilmez bir dayanaktır.

Gelelim sadede;

Yukarıdaki yazılanlardan da anlaşılacağı üzere toplumsal yaşam için, hangi açıdan bakarsanız bakın ehliyet (bir işi yapabilme yetkinliği) ve liyakat (hak etme/layık olma), ahlakın en somut uygulama alanlarıdır. Abartmadan söylüyorum ki; toplumsal ahlakın temel direği ehliyet ve liyakattir. Çünkü, ahlakın en temel ilkesi adalettir. Adalet, işin ehline teslimi ile gerçekleşir. Liyakatsizlik, türlü sebeplerle işi hak edenin değil, etmeyenin almasıdır. Hak gaspına neden olan bu durum kul hakkı ya da toplum hakkı ihlalidir ve ahlaki çöküşün, toplumsal çürümenin en büyük işaretidir.

Yetkin olunmayan işin başına geçmek o toplumu tehlikeye atmak demektir. Başkalarının yaşam hakkına saygısızlık olan bu tutum en büyük ahlaki yozlaşma olduğu gibi toplumu bir arada tutan “güven” duygusuna vurulacak en büyük darbedir. Ahlak, toplum temelli bir faydayı gerektirir. Ehliyetli kadrolar verimliliği artırır, adaleti sağlar ve toplumsal refaha katkı sunar. Tersi durumda kaynak israfı, kalitesiz hizmet, samimiyetsiz ve dürüst olmayan bir zemin oluşur ki; toplumda erdemli eylemlerin, değer temelli yaşamın önemi kalmaz.

Oysa İslam dini: “Emaneti ehline veriniz” (Nisa, 58) ayetiyle ehliyet ve liyakati bir “emanet” olarak tanımlar. Ve bu emanetin sahibine verilmesini emreder. Ehliyet ve liyakatin gözetilmediği toplumlarda adaletsizlik düzeni hüküm sürer. Bu düzen de ahlaklı kalmak, ahlaklı olmak geçerli bir akçe olmayacaktır.

Geçenlerde bir arkadaşla sohbetimizde; işimizde ne kadar başarılı olursak olalım, üst düzey bir üniversitenin en geçerli bölümünden mezun da olsak çoğu zaman torpille, yalakalıkla, ikiyüzlülükle, siyaset, eş dost marifetiyle bir yerlere gelmiş, kafası hiçbir şekilde çalışmayan ve bunu gizlemek için mobbing uygulamaya çalışan yöneticilere maruz kaldığımız üzerine mutabık kaldık. Ve bu nedenle daha çok çalışmaya değil, insanları yönetebilmeye, politik olmaya ve oyunu kurallarına göre oynamaya ihtiyacımızın olduğunu düşündük.

Ben, hayatın bütününü kapsayan bu konuyu kendi alanımın penceresindeki manzaraya bağlayarak sözlerime son vermek istiyorum.

Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri varsa, o yerde güneş batıyor demektir.”  Çin atasözünün ifade ettiği değer ehliyet ve liyakattir. Ehliyet ve liyakatin olmadığı toplumların yaşadığı mekanlar afet ve acil durum açısından çok riskli alanlardır. Afet ve acil durumlarla alakalı atanan, belirlenen, yetki ve sorumluluk verilen kişilerin konunun ehli kişilerden seçilmesi sağlanmalıdır. Ehliyet ve liyakat eşyanın tabiatına uyumu getirir ve sistemin sağlıklı ve sürdürülebilir olması için şarttır.

Ehliyetli ve Liyakatli insanlara çıksın yolunuz…

*

HÜSEYİN KANZA

reklam

YORUM YAP